Kerbela’da Kanlı Şafak – Aşura özel-2

Cts, 07 Ksm 2014 11:36:44
Güneş batmak üzereydi. Akşam vakti esmeye başlayan sıcak ve...
Güneş batmak üzereydi. Akşam vakti esmeye başlayan sıcak ve ateşli meltem, kanlara bürünmüş 72 aşık güvercinin narin bedenini yakıp kavuruyor, yanan kanatlarından yükselen acı çırpınış sesini çölün en derin noktalarına kadar yayıyordu. Güneşin gözü hala pişmanlık gözyaşı döküyor ve çadırlar şer alevleri içinde yanmaya devam ediyordu. Kerbela çölünde yaşanan her hadiseden bir lale yeşermiş, her yana baktığında bir nilüfer kanlar içinde yatmıştı. Zaman buselerini toprağa sunuyor ve toprak dalgalanarak sabırsızlık ediyordu. Hüseyin’in duru ve yüce ülküsü Zeyneb’in yüksek bakışında cari olmuştu. Şimdi ilkbahar sonbahara komşu olmuş ve Fırat susamışlığın. Yeryüzü dönüyor, dönüyor, namertlerin katlettiği henüz sütten kesilmemiş bebeğin dağılan narinliğini bulmaya çalışıyordu. Yıldızlar bir bir doğuyor ve tarihin en kanlı hadisesinin yasını tutmak istiyordu. Sözcükler hepsi siyaha bürünmüş ve tebessüm dudaklardan göç etmişti. Evet, yeryüzü dönüyor, dönüyor ve kana bulanmışlığın en manevi anını bulmaya çalışıyordu. Öyle bir an ki aşk kendini sevgiye feda etmişti. Öyle bir an ki aşk kendini dosta adamıştı. Öyle bir an ki aşk kendini unutmuş ve herkes o olmuştu. Nefes anların dar kursağından bir türlü çıkmıyor ve çölü baştan başa yeşil bir sessizlik örtüyordu. Öyle bir sessizlik ki birden an sabırsız fırtınaya dönüşecekti. Öyle bir sessizlik ki içinde ateşten bir şelale saklıyordu. Hüseyin’in dudağında kırmızı bir feryat kurmuştu ve yeşil bir bakış ufukların ötesini arıyordu. Bu bakış Aşura gününün akşamını onun adına yazıyordu. Bu bakış hasta ve sabırsızdı. Yeryüzü dönüyor, dönüyor ve Zeynelabidin’in ateş içinde fısıltılarını bulmaya çalışıyordu. Öyle fısıltılar ki tüm zincirleri koparması ve Şam halkının başından boşaltması gerekiyordu. Güneş batıyor ve Kerbela tarihin en ağır anını kucaklıyordu. Güneş batıyor ve kırmızı akların boğazından kurtuluşun yeşil şarkısı yükseliyordu. Güneş batıyor ve çadırlar boşalmıştı, yerine güneş batımının kırmızı ateşi vardı ve mızrakların bakışı güneşi gösteriyordu. Öyle bir güneş ki yaralara ve tebessümlere bakmalıydı. Öyle bir güneş ki doğup Rukiye’nin karanlık gecesini bakışlarıyla aydınlatmalıydı. Ama güneş kaçtı. Parlayan yüzünü kanlı ufkun altında sakladı ve ay soluk bakışlarıyla içi kan ağlarcasına ortaya çıktı. Kurtlar uluyor, şeytanlar meleklerle çatışıyor, birden bir ses yankılanıyor: Hiç birini sağ bırakmayın, ne küçük, ne büyük. Aşiretlerin rüzgarı çadırları hala sallıyor, ateşe veriyordu. Ateşlerin alevi aç kurtlar gibi çılgınlık sınırını aşmış ve önüne çıkan her şeyi yutuyordu. Kurtlar uluyor. Ve kurtlar bir çadırın içine dalıyor. İçeride hasta bir genç, ayağa kalkamıyor. Ebres kılıcını çekiyor. Hala kana doymadığı gözlerinden okunuyor. Aşiretten biri tepkili: Neden çocukları öldürüyorsun? Bu çocuk zaten hasta. Zalim kurt şöyle diyor: İbni Ziyad Hüseyin’in bütün evlatlarının öldürülmesini emretti. Birden bir ses yükseliyor. Bu ses Zeyneb’in sesi. Babasının cesaretine benzer bir cesaretle ortaya atılıyor: Beni öldürmeden asla onu öldüremezsiniz. Kurtlardan biri ganimetlerin paylaşılmasından söz edince aşiretlerin arasında paylaşma ateşi alevlenir. Herkes o vefasız kentin, Küfe’nin valisi İbni Ziyad’a yalakalık için yarışır. Kesilen başlar mızraklara geçirilir. Son resulün pak torununun başı en başta ilerleyen mızrakların başındaki kellelerden oluşan bir kervan... O mübarek başı Ebres taşır. 70 ve belki de daha fazla baş. Hepsi de hak Teala’ya kulluktan başka hiç kimsenin karşısında secde etmedi, ama şimdi mızrakların başında parlıyordu. Ve genç hasta İmam da kendini ölüme hazırlıyor. Ama halası Zeynep’in figan ve feryatları zaman duvarlarını delip geçiyor: Ne oldu? Neden kendini ölüme hazırlıyorsun? Her taraf kan içinde, yerde dağılan masum bedenler, kırılan kılıçlar ve toprağa saplanan oklar. Hepsi de korkunç bir hengamenin sırlarından söz ediyor: Burada hak uğruna savaşan yiğitler zulme geçit vermedi ve hepsi ebedileşti. Yüzünü 50 yaşlarının tozu kaplamış kadın tanıdığı bir naşın başındaydı. Bu bedenin ta bebekliğini bilirdi, onun büyümesine şahit olmuştu ve şimdi kudurmuş atların ayakları altında param parça yatıyordu. Zeyneb, son resulün yadigârının başında diz çöktü. Resulullah’ın yadigâri sakin yerde yatıyordu. Zalim aşiretleri rezil eden ulu ruhu artık bu bedenden göç etmişti. Zeyneb kardeşinin naşını kucakladı, ardından göklere baktı ve gözyaşlarıyla beraber haykırdı: Ey yüce Rabbim, şu kurbanı bizden kabul et. Sekine kendini babasının cansız naşının üzerine attı, onu kucakladı ve kendinden geçti. Kumların derinlerinden bir ses duydu. Sanki melekuti bir fısıltıydı, babasının sesine benziyordu: Ey benim ümmetim, ne zaman serin bir su içerseniz beni hatırlayın, eğer bir şehit için ağıt yakıldığını duyarsanız benim için de ağlayın. Zillet ve alçaklık aşiretleri toparlandı. Şimdi anlına ebedi ayıp damgası vurulan aşiret Küfe’ye dönmek istiyordu. Ama Sekine hala babasının başında bekliyor ve ayrılmak istemiyordu. Vahşiler yine vahşice saldırdı, Sekine’ye sürüklüyor ve mızraklarıyla dürterek deveye bindirmek istiyordu. 20 kadar yasta kadın, hasta bir genç ve bir kaç küçük yetim. Tüm bunlar tarihin en uzun süren gününde aşiretlerin ele geçirdiği ganimetti. Ya kesilen başlar? Süvariler hain kentin önderlerinden bağış alabilmek için adeta birbiriyle yarışıyordu. Şimdi artık aşiretler Kerbela’dan ayrılmış ve Fırat’ı yalnız başına bırakmıştı. Fırat şaşkın ejderha gibi çölde kıvrılıp ilerliyordu. Esirler kervanı da oradan ayrıldı ve gözlerden kayboldu. Şimdi çöle korkunç bir sessizlik hâkim olmuştu ve toprak kanla birleşmişti. Evet, Aşura, inaniyetin yeniden doğduğu, aşkın ebedi hamasete dönüştü ve tevhidin bir kez daha tecelli ettiği gündür. Aşura, insanın emaneti eda etmesinin doruğudur, olayların fırtınasında ruhun gücünün gösterişidir. Aşura afetlerin fırtınasında huzurun işaretidir. Aşura tüm çirkinlikleri gün ışığına çıkaran ve kötüleri rezil rüsva eden gündür. Aşura insan ruhunun ebedi tazeliği, Allah’ı anmanın tecillisi ve nuru karanlıktan ayıran gündür. Evet, Aşura’nın haykırdığı kırmızı feryadın yankıları asırlarca devam etti ve günümüze dek geldi ve ebediyete dek de yankılanmaya devam edecektir.